Kemalist Devrimden başlayarak hemen her şeyin, Üçüncü Dünyaya kıyasla otuz kırk yıl erken cereyan ettiği Türkiye, bürokrasi-burjuvazi, tek parti-çok parti, ordu-parlamento çelişmesini 1946-50’den beri yaşamakta. Emekçiler ve hâkim Türk milliyetçiliğinin diğer mağdurları, bu mücadelede kâh görece aktif, kâh pasif biçimde yer alıyor. Kendilerine özgü talepleri gündeme getiriyor veya getiremiyor. Ama şu kadarını rahatlıkla söyleyebiliriz ki, halk çıkarlarını asla bürokrasinin, ordunun, tek-particiliğin safında aramıyor. Tersine, tercihlerini daima çoğulculuktan, mevcut alternatifler arasında görece demokratik olandan yana kullanıyor. Bu eksen etrafındaki müteaddit boy ölçüşmeler, son otuz yılda, evrensel bir çağ dönümüyle eklemlendi. Soğuk Savaşa, daha genel olarak 19. ve 20. yüzyılların “sosyal siyasa”sına özgü sorun ve kutuplaşmaların yerini, Soğuk Savaş sonrasına özgü, küreselleşme bağlamında 21. yüzyılın “kültür ve kimlik siyasası”nı haber veren başka problem ve kutuplaşmalar almaya başladı. Türk milliyetçiliği, 1875-1914 arasında, gerek zamanın Büyük Devletleri, gerekse diğer Balkan, Kafkas ve Ortadoğu milliyetçilikleriyle cebelleşerek doğmuştu. Ulus-devlet, Liberalizmi ve Sosyalizmi reddederek
40 YTL VE ÜZERİ KARGO BİZDEN !!!